Hayat, çoğu zaman ne getireceği belli olmayan bir nehir gibi akar. Kimi zaman sığ sularda huzurla yüzersiniz, kimi zaman da azgın dalgalarla boğuşmak zorunda kalırsınız. Bu dalgalar arasında insanı ayakta tutan, hayata dair inancını diri kılan şeylerin başında ise gerçek dostluklar gelir. İşte ben bu satırları, tam da böyle bir dostluğu anmak ve yaşatmak için kaleme alıyorum.
Tam on iki yılı geride bıraktık. Dile kolay, bir ömrün çeyreğine yakın bir zaman. İlk selamlaşmamızı, o içten “merhaba arkadaşım “ sözünü hatırlıyorum da, sanki dün gibi... O günden bugüne yaşananlar ise, bir insanın ancak romanlara konu olabilecek türden anılarla dolu dostluk hikâyesine sığdırabileceği cinsten.
Nasıl ki milletlerin bir tarihi olur, biz de kendi dostluk tarihimize sahibiz. Ve ben bu tarihten onur duyuyorum. Çünkü sen, yalnızca iyi gün dostu olmadın. En karanlık zamanlarımda, hayatın beni kıyıya çarptığı anlarda elini uzattın. Hastalıklarla boğuştuğumda, içim çöle dönmüşken moral verdin, dualarınla yanımda oldun. Yazın dünyasına adım attığımda ise önüme ışık tuttun. Maddi-manevi destek sağladın, yol gösterdin ama hiçbir zaman bunu bir karşılık beklentisiyle yapmadın.
Sen benim için, fırtınalı bir denizde güvenle sığınılacak bir liman oldun. Bu sadece bir benzetme değil, hayatın ta kendisi. Yaşanmışlığın içinden süzülen bir gerçek.
Kim bilebilirdi ki, bir zamanlar Beyoğlu’nun işlek caddelerinden birinde, üçüncü katta düzenlenen o şiir akşamları bu kadar kalıcı izler bırakacaktı? Kafede, edebiyatın sıcak atmosferi içinde şiir dinlerken ya da aydın insanlarla uzun sohbetlere daldığımızda zamanın nasıl aktığını fark etmezdik bile. Bazen de ev ortamında bir araya gelir, şarabımızı yudumlarken siyaset konuşur, kitaplar üzerine düşüncelerimizi paylaşırdık. Birlikte çalıştığımız dönemlerde ise hayatın yükünü omuz omuza taşımanın ne demek olduğunu öğrendim.
En çok da babamın vefat ettiği gün hissettim senin gerçek dostluğunu. Yanımdaydın. Bir telefon konuşmasında, bana söylediğim o sözü asla unutmuyorum:
"Sen, sadık dostumsun”
Bu cümleyi hissederek söyledin ve hâlâ aynı şekilde düşünüyorsun.
Elbette zaman aktı, yıllar bizi de değiştirdi. Ama bu değişim, dostluğumuzu yıpratmadı, aksine olgunlaştırdı. Zamanla çelikleşen, yıllandıkça kıymeti artan bir bağ kurduk. Tıpkı iyi bir şarap gibi; ne kadar bekletilirse, tadı o kadar kıymetli olur.
Ancak son bir yıldır içimde tarif edemediğim bir eksiklik var. Hayatın karmaşası, günlük telaşlar, sorumluluklar derken, bir araya gelmeler seyrekleşti; paylaşımlarımız, yazılı mesajlarla sınırlı kaldı. Bazen zamanın bizi usul usul ayırmasından, dostluk bağlarımızı gevşetmesinden korkuyorum. Senin gibi üretken, şiire gönül vermiş bir dostun yalnızlığa gömülmesinden, kelimelerle baş başa kalarak içsel bir sessizliğe sürüklenmesinden endişe ediyorum. Bu korku yalnızca senin ruh hâlinle ilgili değil; yıllardır özenle kurduğumuz bağın zamanın yıpratıcılığı karşısında yara alabileceği düşüncesiyle ilgili.
Ama sonra kendime geliyorum. Düşünüyorum: Üç şiir kitabına imza atmış, disiplinli, tutarlı, üretken bir edebiyatçısın sen. Her koşulda üretmeye devam eden, kalemi asla yere bırakmayan bir kişiliğin var. Umutsuzluk sana uğramaz; sen umudu da kelimelerle örmeyi bilenlerdensin. Ve iyi ki hâlâ telefon var. Onun sayende hâlâ birbirimizin sesini duyuyor, yazılarımızı paylaşarak bağımızı sürdürebiliyoruz.
Hayat bana bir şey öğrettiyse, o da şu:
Para değil, dost biriktirmeli insan.
Çünkü bir dost, bazen bir paranın sağlayamadığı gücü sağlar. Zor zamanlarda tutunacak dal olur. Ve ben, senin gibi dostlara sahip olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.
Hayatın her koşulunda, şiir yürekli dostlara dost kalabilmek umuduyla...























