Türkiye’de yatırım karşılığında vatandaşlık uygulaması son günlerde yeniden gündemin önemli başlıklarından biri oldu. Bunun temel nedeni, yatırım yoluyla vatandaşlık sisteminin kötüye kullanıldığı iddiaları ve devletin bu alanda yaptığı kapsamlı denetimlerdir. Benim açımdan burada asıl tartışılması gereken konu yalnızca kaç kişinin vatandaşlık aldığı değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının ekonomik bir yatırım aracına dönüşürken hangi kurallar içerisinde verildiğidir.
Türkiye’de yatırım yoluyla vatandaşlık sistemi özellikle gayrimenkul üzerinden büyük ilgi gördü. 2018 yılında gayrimenkul için gerekli yatırım tutarının 1 milyon dolardan 250 bin dolara indirilmesi, daha sonra 2022 yılında 400 bin dolara yükseltilmesi, programın uluslararası yatırımcılar açısından cazibesini önemli ölçüde değiştirdi. Bugün gayrimenkul yoluyla vatandaşlık için en az 400 bin dolar değerinde taşınmaz alınması ve bunun üç yıl satılmaması gerekiyor. Bunun yanında 500 bin dolarlık banka mevduatı, devlet borçlanma araçları veya belirli yatırım fonları gibi farklı yatırım yolları da bulunuyor. En az 50 kişilik istihdam yaratılması da seçenekler arasında yer alıyor.
Ancak burada “ucuz vatandaşlık” kavramını doğru değerlendirmek gerekiyor. 400 bin dolar, birçok gelişmiş ülkenin yatırım yoluyla vatandaşlık veya benzeri oturum programlarıyla karşılaştırıldığında önemli bir eşik olsa da vatandaşlığın yalnızca para yatırılarak otomatik biçimde kazanıldığı düşüncesi doğru değil. Yatırım şartının yerine getirilmesinin yanında uygunluk belgesi, ikamet ve güvenlik araştırmaları gibi süreçler de bulunuyor. Milli güvenlik ve kamu düzeni bakımından yapılan araştırmaların sonucu da başvurunun değerlendirilmesinde önem taşıyor.
Asıl dikkat çekici gelişme ise son dönemdeki denetimlerdir.
İçişleri Bakanlığı’nın 21 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre, sahte ve usulsüz ekspertiz raporları kullanılarak vatandaşlık sürecinin kötüye kullanılmasına ilişkin incelemelerde 1.150 yatırımcının yatırım uygunluk belgesi iptal edildi. Bu işlemler sonucunda aile fertleriyle birlikte 5 bin 391 kişinin vatandaşlık kararı iptal edildi. Ayrıca vatandaşlık kazandıktan sonra kamu düzeni ve milli güvenlik açısından sakıncalı olduğu tespit edilen 263 yatırımcı ile aile fertleriyle birlikte 743 kişinin vatandaşlık kararı geri alındı. Böylece toplam 1.413 yatırımcı ve aileleriyle birlikte 6 bin 134 kişinin vatandaşlık kararının iptal edildiği veya geri alındığı açıklandı.
Bu rakamlar sistem açısından son derece önemli bir mesaj taşıyor. Vatandaşlık verildikten sonra da yapılan işlemlerin geriye dönük olarak incelenebileceği görülüyor. Dolayısıyla yatırımcı açısından yalnızca tapunun alınması ve vatandaşlık başvurusunun yapılması yeterli değil. Yatırımın gerçekliği, paranın kaynağı, taşınmazın değeri ve işlem belgelerinin doğruluğu büyük önem taşıyor.
Özellikle gayrimenkul değerleme konusu burada kritik hale geliyor. Çünkü 400 bin dolarlık yatırım şartı bulunan bir sistemde taşınmazın gerçek değerinin üzerinde gösterilmesi, vatandaşlık hakkına ulaşmak isteyen kişi açısından büyük bir avantaj sağlayabilir. Devlet açısından ise bu durum hem kamu düzeni hem de gayrimenkul piyasasının sağlıklı işlemesi bakımından ciddi bir risk oluşturuyor.
Bence bundan sonraki dönemde en önemli konu, değerleme sisteminin daha şeffaf ve bağımsız hale getirilmesi olacaktır. Ekspertiz raporlarının yalnızca şekli olarak hazırlanması yerine, taşınmazın gerçek piyasa değerinin farklı veri kaynaklarıyla karşılaştırılması gerekir. Tapu kayıtları, banka hareketleri, satış bedelleri ve vergi kayıtları arasında daha güçlü bir veri entegrasyonu kurulması da suiistimallerin önlenmesine katkı sağlayacaktır.
Burada ekonomik boyutu da unutmamak gerekiyor. Yatırım yoluyla vatandaşlık uygulaması Türkiye’ye yabancı sermaye çekmek amacı taşıyor. Gayrimenkul satın alan, şirket kuran, mevduat yatıran veya istihdam yaratan yatırımcının Türkiye ekonomisine katkısı olabilir. Ancak vatandaşlık gibi kalıcı bir statünün yalnızca kısa vadeli sermaye girişi hedefiyle değerlendirilmesi de doğru olmaz.
Çünkü vatandaşlık ekonomik bir ürün değildir. Bir ülkenin pasaportu, o ülkenin hukuk düzeni ve egemenliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle yatırımcı çekmek ile vatandaşlık kurumunun güvenilirliğini korumak arasında hassas bir denge kurulması gerekiyor.
Son gelişmeler bana göre sistemin tamamen ortadan kaldırılmasından çok, daha sıkı denetim dönemine girildiğini gösteriyor. Yatırım yoluyla vatandaşlık devam ederken sahte belge, gerçeğe aykırı değerleme ve muvazaalı işlemlere karşı denetimlerin artırılması beklenebilir. Nitekim İçişleri Bakanlığı, yatırım uygunluk belgesi sonrasında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının Emniyet ve Millî İstihbarat Teşkilâtı tarafından yürütüldüğünü de açıkladı.
Sonuç olarak Türkiye’nin yatırım yoluyla vatandaşlık sisteminde yeni dönem, “ne kadar para yatırıldı?” sorusundan çok “yatırım gerçekten yapıldı mı, para nereden geldi, taşınmazın gerçek değeri nedir ve bütün süreç mevzuata uygun mu?” sorularının öne çıktığı bir dönem olacaktır.
Türkiye’nin yabancı yatırımcıya ihtiyacı var. Fakat yatırımcı çekmenin yolu vatandaşlığın değerini tartışmalı hale getirmek değil, güvenilir, şeffaf ve denetlenebilir bir yatırım ortamı oluşturmaktır. Yatırım karşılığında vatandaşlık verilecekse bunun ekonomik faydası kadar hukuki güvenilirliği ve kamu yararı da korunmalıdır. Önümüzdeki dönemde yapılacak düzenlemelerin temel sınavı da tam olarak bu olacaktır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar
























