ABD ve İsrail’in 28 Şubat günü başlattığı savaşta gerçekleştirilen nokta atışı operasyonlar sonucunda başta Ayetullah Ali Hamaney olmak üzere 50’den fazla üst düzey askerî ve siyasi lider hayatını kaybetti. Bu olay, İran ulusunun kalbinde açılmış en derin yaralardan biridir. Bu yazımda Hamaney sonrası nasıl bir İran devleti ortaya çıkacak? Hamaney’in ölümü rejimin çözülmesine yol açacak mı? Bu önemli sorulara cevap bulmaya çalışacağım.
Amerika ve İsrail’in amacı, kısa sürede gerçekleştirecekleri operasyonlarla İran yönetimini devirmekti. Bu süreçte, hak talebinde bulunan Kürtlerin, Beluçların ve Azerilerin molla rejimine karşı ayaklanacağını düşündüler. Ancak rejim karşıtı İranlılar beklenen şekilde isyan etmedi. İran içerisindeki iç dinamiklerden destek alamayınca, bunun üzerine “Amacımız rejim değiştirmek değil” demeye başladılar. Kapalı kapılar ardında yapılan hesaplar, sahada karşılık bulmadı. Bunun üzerine Irak’taki Kürt gruplarını ikna ederek İran Kürtleriyle birlikte ABD adına hareket edecek bir çeşit kara gücü oluşturmalarını talep ettikleri görülüyor. Geçmiş döneme bakıldığında Kürtleri yarı yolda bırakan ABD’nin bu girişimleri karşısında, umarım Kürtler tarihten ders çıkarır ve aynı hataya düşmez.
Ortadoğu, uzun yıllardır krizlerin ve güç mücadelelerinin eksik olmadığı bir coğrafya. 27.06.2025 tarihli “İran’a saldırı mı, Orta Doğu’ya dizayn mı?” başlıklı köşe yazımda da ifade ettiğim gibi, ABD ve İsrail’in gerçek amacının İran yönetimini bertaraf etmek olduğunu belirtmiştim. Ancak zaman zaman yaşanan bazı gelişmeler yalnızca bölgesel dengeleri değil, devletlerin iç yapısını da derinden sarsabilecek niteliktedir. İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in hedef alınarak öldürülmesi böyle bir gelişmedir.
İran’da siyasi sistemin merkezinde yer alan dini liderlik makamı yalnızca sembolik bir otorite değildir. Anayasal yetkileri bakımından son derece güçlü olan bu makam; savaş ilanı, barış kararları, nükleer program, askerî komuta kademesi ve stratejik devlet politikaları üzerinde belirleyici bir role sahiptir. Bu nedenle böylesi bir makamın savaş ortamında hedef alınması, devlet yönetiminde ciddi bir kriz potansiyeli doğurmuştur.
İran Anayasası’na göre dini liderin ölümü durumunda ülke yönetimi geçici olarak üç kişilik bir kurula devredilir. Cumhurbaşkanı, yargı erkinin başı ve Anayasa Koruma Konseyi’nden bir temsilci, yeni lider seçilene kadar yetkileri paylaşır. Ancak savaş ve kriz ortamında bu mekanizmanın ne kadar sağlıklı işleyeceği belirsizdir. Özellikle İran Devrim Muhafızları Ordusu gibi güçlü bir askerî yapının bu süreçte nasıl bir rol üstleneceği önemli bir soru olarak ortada durmaktadır.
Son yıllarda İran’ın askerî ve güvenlik kurumlarına yönelik operasyonlar, ülkenin istihbarat ve güvenlik yapısındaki bazı zafiyetlerin tartışılmasına neden oldu. Eğer devletin en üst düzey lideri böyle bir operasyonun hedefi olmuşsa, bu durum İran’ın güvenlik mimarisinin yeniden sorgulanmasına yol açmıştır.
Bununla birlikte İran’ın tamamen çökeceğini söylemek gerçekçi değildir. Yaklaşık iki bin beş yüz yıllık devlet geleneğine sahip olan İran, tarih boyunca pek çok krizden geçerek varlığını sürdürmüştür. Bu nedenle yaşanabilecek krizlerin sonucunda devletin ortadan kalkmasından ziyade siyasal sistemin yeniden şekillenmesi daha olası görünmektedir.
Önümüzdeki süreçte İran’da farklı senaryolar gündeme gelebilir. Bunlardan biri, dini liderliğin yetkilerinin sınırlandırıldığı ve cumhurbaşkanının daha güçlü olduğu bir yönetim modelidir. Bir diğer olasılık ise ülkenin etnik ve bölgesel dengelerini dikkate alan daha esnek bir yönetim yapısının tartışılmasıdır. Özellikle Kürtler, Azeriler ve Beluçlar gibi etnik gruplar siyasi süreçlerde daha görünür hâle gelebilir.
Öte yandan İran’daki gelişmeler yalnızca ülke içi dinamiklerle açıklanamaz. Bölgesel ve küresel aktörlerin tutumu da sürecin yönünü belirleyecektir. İran’ın nükleer programı, bölgesel güvenlik dengeleri ve uluslararası ilişkiler bu sürecin en kritik başlıkları arasında yer almaya devam edecektir.
Son sözüm: İran’da yaşanan gelişmeler yalnızca bir liderin kaderiyle sınırlı değildir. Bu gelişmeler aynı zamanda İran’ın siyasi sisteminin geleceği ve Ortadoğu’daki güç dengeleri açısından yeni bir dönemin başlangıcına işaret edebilir.
Geçmişte İran ve Ortadoğu ile ilgili yazdığım köşe yazısında ifade ettiğim gibi, kazananı olmayan bu savaş bölge halklarına yalnızca daha fazla yoksulluk ve yıkım getirecektir. Umarım bu çatışmanın çözümü çok taraflı diyalog ve diplomasi yoluyla en kısa sürede gerçekleşir. Zaten bölgede en büyük ihtiyaç, halkların ortak çıkarlarını esas alan gerçekçi bir barıştır.
