YAŞAM
Giriş Tarihi : 21-07-2021 12:39   Güncelleme : 21-07-2021 12:39

Dünyaya Başka Gözlerle Bakmaya Başladığım Gün

Üç kardeşin ortancası olan ben; savaşın korkunç yüzüyle yüzleşmiş 11 yaşında bir çocuktum. Büyüklerimizin yaşadığı telaş, korku ve heyecandan bir kötülüğe doğru sürüklendiğimizin farkına varmıştım.

Dünyaya Başka Gözlerle Bakmaya Başladığım Gün

 

Özdinç Akdel

Yıl 1974...

Üç kardeşin ortancası olan ben; savaşın korkunç yüzüyle yüzleşmiş 11 yaşında bir çocuktum.  Büyüklerimizin yaşadığı telaş, korku ve heyecandan bir kötülüğe doğru sürüklendiğimizin farkına varmıştım. Nitekim 20 Temmuz kaçınılmaz bir kader olarak kapımızı çalacaktı. O gün (20 Temmuz),  Avtepe köyünde dedem  Mustafa Cuma şehit oldu. Ertesi gün (21 Temmuz) ise, babam Mehmet Abdullah... Annem hem babasını hem de eşini kaybederken ben de babamı ve dedemi kaybetmiştim. Üç çocuğuna tek başına bakmak zorunda kalan annemi zor günler bekliyordu...

15 Temmuz’dan itibaren Rumlar kendi içlerinde ağır kayıplar vererek çatışmaya devam ediyordu. Babamın 4-5 gün boyunca eve dönmeyişinden toplumlar arası savaşın patlak vereceği anlaşılıyordu. Güvenlik amacıyla Mağusa sakinleri antik surların tünellerine taşınmıştı. Bizler ailece Çifte Mazgal dedikleri yere yerleştirilmiştik. Bize bakmaya gelen mücahitlere eş, kardeş ve oğul olan diğer mücahitlerin akıbetleri soruluyordu. 21 Temmuz günü, insanlar kendi aralarında konuşurken babam Mehmet Abdullah’ın  şehit olduğuna kulak misafiri olduk. Söylenenlerin doğru olup olmadığını anlamak için sığınağımızdan dışarı çıkmak istesek de çıkmamıza izin verilmedi.

Kısa bir süre sonra çatışmalara ara vermek üzere bir saatliğine ateşkes kararı alındı. Amcam sığınağa geldi ve annemi hastaneye götürdü. Ben ve abim Özmert sığınaktan kaçıp koşa koşa hastaneye vardık; ancak içeriye alınmadık. Ben hastanenin yanındaki evin avlusunda bulunan büyük bir ağacın altına çekilip ağlaşmaları dinliyor arada söylenenleri anlamaya çalışıyordum. Eski Cumhurbaşkanımız Dr. Derviş Eroğlu’nu ilk görüşüm de oradaydı; bitkinliğini ve yüzündeki ifadeyi hiç unutmayacağım.

Ateşkes bitmeye yakındı; sığınağa geri dönmek yerine hastaneye yakın olan evimize dönmek istedim. Eve varır varmaz çatışmalar tekrar alevlendi; ben ise evimizin boş odalarında anlamsızca dolaşıyordum. Annemin, kardeşlerimin yanına dönmem gerekiyordu. Sığınaktan hastaneye doğru koşarken sandaletlerim kopmuştu; onların yerine başka ayakkabı giyip sokağa fırladım. Giydiğim ayakkabıların tekeş olduğunu fark ettiğimde çok geçti; ateşin ortasındaydım artık. Oraya buraya düşen vızıltısını kulağımın dibinde hissettiğim havan mermileri arasında ilerlemeye çalışırken bir mücahit beni gördü ve yolun ortasından alıp kendi mevzisine götürdü. Çatışmalar dinene kadar orada kalacaktım. Bu arada kum torbası doldurmakla meşgul olan mücahitlere de yardım etmiştim.

Çatışmalar dindikten sonra beni annemin olduğu sığınağa götürdüler. Annemin ağlamaları ve tuttuğu yastan başımıza ne geldiğini idrak etmiştim. Zaman durmuş gibiydi... Etrafa boş boş bakıyorduk. Her şeyin anlamsız hale geldiği bu anda babasız kalmış olmanın ne anlama geldiğini düşünüyordum…

İkinci Harekat dediğimiz 15 Ağustos’a kadar devam edecek olan bir ateşkes daha oldu. Bu yüzden herkes sığınaklardan çıkıp evlerine dönmüştü. Biz de evimize dönmüştük ama bir kişi eksik olarak... Babasız! Halimiz ne olacaktı? Annemi üç çocuğuyla nasıl günler bekliyordu? Başka bir eve dönmüş gibiydik. Bundan sonra hayata tutunmak kolay olmayacaktı. Bizi taziye ziyaretine gelenlerin yüzünde merhamet ifadesinden başka bir anlam olduğunu fark ediyordum. ‘ iyi ki, bu bizim başımıza gelmedi.” der gibi bakıyorlardı sanki. Evet, bizim başımıza gelmişti; biz, babasızdık artık…

İkinci harekat başladığında aynı sığınağa geri dönmeyip tanıdığımız bir ailenin bodrum katına sığınmıştık. 20 Temmuz öncesi küçük kız kardeşim Pembe annemin köyü olan Avtepe’ye gitmiş; savaş patlak verince de orada kalmıştı. Güvenli olmamasına rağmen eniştem, özel izinle kız kardeşimi almaya gitmişti. Kız kardeşim eve sağ salim döndüğünde sevinmiştik ama aldığımız başka bir haber bizi yeniden yıkmıştı. Annemin babası Mustafa Cuma’nın 21 Temmuz’da şehit düştüğünü o zaman öğrenmiştik.. Bu acı haber annemi bir kez daha derinden yaralamıştı. Evlatlar olarak bizler bu durum karşısında kahroluyorduk. İyi ki büyük teyzelerim vardı. Bizlere her açıdan destek olmuşlar bir süre sonra da Kıbrıs’tan temelli ayrılıp Türkiye’ye yerleşmişlerdi.

Savaş sona erip hayat normale dönmeye başlayınca annemin köyü olan Avtepe’de neler olup bittiği hakkında haberler gelmeye başladı. 20 Temmuz’da dedemle birlikte köyde şehit düşenlerin sayısı dörttü. Aynı gün, daha fazla zayiat yaşanmasın diye köylü silah bırakarak teslim olmuştu. Dedem savunma yaptığı yeri tüm ikazlara rağmen bırakmayıp teslim olmadığı için Rumlar tarafından orada vurulup şehit edildi. O gün Rumlar, çevre köylerden esirleri toplayıp  şehit düşen dört kişiyi de gömdüler; ancak dört kişiyi de tek bir mezara!.. Bunu gören köylüler gelip neneme olayı anlattı. Köyün ileri gelenlerinden yardım isteyen nenemin bu isteği karşılıksız kalınca köyün kadınlarından yardım istedi. Köyde bulunan Rum birliklerinin başında olan subaydan izin alarak mezarlığa gittiler. Nenemle birlikte mezarlığa giden kadınlar yeni kazıldığı belli olduğundan dört köylünün hangi mezarda olduğunu anlayarak mezarı kazdılar. Dedem en üstte olandı. Kadınlar şehitleri mezardan tek tek çıkarıp kendi kazdıkları mezarlara ayrı ayrı gömdüler. Nenem, dedemi evden getirdiği beyaz çarşafa sarıp öyle defnetti. Dualarını da okuduktan sonra mezarlıktan ayrıldılar.

Savaşın yaralarını sarmak; üzerinden zaman geçse de böyle bir travmayı atlatmak kolay değildi. İlk zamanlar yakın çevremizden aldığımız destekle bir yere kadar gidebildikten sonra artık başımızın çaresine bakmamız gerektiğini biliyorduk.  Annem ve biz üç kardeş birbirimize sığınarak kendi sorunlarımızın üstesinden çekirdek aile olarak  gelmeli, hayatın zorluklarına göğüs germeliydik.

Annem, babamın şehit olduğu günden kendi öldüğü güne kadar siyah giysilerini giyindi hep. 12 yıl boyunca yaz kış, yağmur çamur demeden her gün şehitliğe gidip babamın mezarını ziyaret etti. Sonrasında da hiç aksatmadan öldüğü güne kadar her cuma gitti. Evimizin bahçesi sürekli şehitliğe götürülmek üzere yetiştirdiği  mevsimlik çiçeklerle doluydu. Yaz günlerinde ipliğe ful ve yasemin dizip öyle gidiyordu babamı ziyarete. Okunmuş suyunu dökerken mezar toprağına, dualar okuyordu annem. Bu duaları nereden öğrendiğini merak edip ona sorduğumda; dedesi olan büyük dedem Teyfik Hoca’nın 1950-1960 yılları arasında Lala Mustafa Camii’nde imamlık yaptığını o zaman  öğrendim. Annem okuduğu duaları Mağusa’nın imamı olan büyük dedemden öğrenmişti.

Annem bize geceleri ailesini ve geçmişini bir masal gibi anlatıyordu. Babamla olan hayatını, onunla neleri paylaştığını anlatıyordu. Sürekli olarak bize babamızın isteğini hatırlatıyordu; okumak, yüksek tahsil görmek ve topluma yararlı insanlar olarak yetişmek… 1977 yılında abim İngiltere’deki okulların birinde burslu olarak okumak üzere adadan ayrıldı. Bu kopuş annem için kolay olmamıştı ama hayat bunu gerektiriyorsa katlanmasını da biliyordu. Abim ekonomik zorluklara direnebilmek için hem okuyup hem de çalışacağı bir alana geçme ihtiyacı duydu. Bunun üzerine yemekle ilgili alanda  eğitimini sürdürürken aynı alanda çalışarak hayatını kolaylaştırmıştı. Abim için gidiş o gidişti; adaya dönüşü tam 33 yıl sonra gerçekleşti. İçindeki küskünlüğü anlasak da annemin bu ayrılığa hep içerlediğini bilirim.

Annem, ben ve benim küçüğüm olan kız kardeşim birbirimize kenetlenip yaşama devam etmeliydik. Annemizin de telkinleriyle, babamızın nasihati olarak kendimizi okumaya vermiştik. Kitap okumak bizim için bir alışkanlığa dönüşmüştü. Eğitim yıllarımızın her dönemi başarıyla geçti. Amcam manavlık yapıyor; ben de yaz tatillerinde onun yanında çalışıyordum. Kamyonetinin arkasına oturup mahalle mahalle dolaşıp meyve ve sebze satıyorduk. Daha büyük yaşlarda ise babamın çalıştığı yer olan limanda çalışıyordum. Babam bir liman işçisiydi; arkadaşları sayesinde haftalıkçı olarak çalışıp cep harçlığımı çıkarıyordum. Üniversite yıllarımda da yine liman ambarlarında çalışarak aile bütçesine katkı koyuyordum.

Üniversiteye başlamam 1982 yılına rast gelir. Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik bölümünü kazanarak yükseköğrenime başlamıştım. Üç yıl sonra kız kardeşim Pembe de aynı üniversite ve fakültenin Biyoloji bölümünü kazanarak yükseköğrenimine başladı. Bu durumda, annemize, dolayısıyla da babamıza verdiğimiz sözü tüm kardeşler yerine getiriyorduk… Yükseköğrenimdeyken tatil dönemlerinde ülkeye dönüşümüzde annemize getireceğimiz hediyeler belliydi: ya bir kitap ya da siyah olmak şartıyla bir  yemeni (başörtüsü) hırka ya da  şal...  

Abim Özmert yaşamını hala yurtdışında sürdürmeye devam ederken bizler öğretmen olarak toplumsal vazifemizi yerine getiriyoruz. Yaşamımın tüm bu evrelerinde babasız büyümenin ne anlama geldiğini çok iyi bildiğim için öğrencilerime hep kendi tecrübelerimi bir öğüt gibi anlatmayı sürdürdüm. “Baban ne iş yapar?” sorusu karşısında her zaman bocalayan ve aynı acıyı tekrar yaşayan biri olarak öğrencilerime okumanın değerinden bahsettim. Zorda olan öğrencilere üstesinden gelinemeyecek zorluğun olmadığını anlattım hep. Yeter ki sevgi ve dayanışmanın ne anlama geldiğini bilelim ve hayatta bir amacımız olsun.

1986 yılında vatani görevimi yedek subay olarak yapmaya başlamadan önce eşim Feray’la evlendim. Mehmet ve Kenan adında iki erkek çocuğumuz, bir de torunumuz var. Evlatlar babalarını, torunlar dedelerini bilerek bir neslin devamını sağlıyor… Hayat devam ediyor; yaşam bize ne sunarsa sunsun her kişi kendi yolunu ve yönünü bulmakla yükümlüdür. Anılarımız ise kimliğimizin ve kişiliğimizin birer parçasıdırlar.